04 Mart 2008
merhabalar 19 haziranda bir oğlum olacağını söylemiştim. evet 20 haziranda oldu. durumu gayet iyi. devamlı uyuyor. onunla ilgilendiğim için uzun süredir yazamadım. bu saatte girerek duygularımı yazmak istedim. birde Ozan'ımın doğumunu haber vereyim diye.. Bu arada bugün yani 5 Temmuz kızım Ezgi'nin doğum günü.. Ezgi'nin doğum gününü kutluyorum...
Uzun bir aradan sonra blog'a girdim. Fakat benim blog adresim yazılarımı girmeye izin vermiyor. herhalde uzun süredir kullanmadığım içindir. neyse bu süredir çok şeyler değişti. Mesela öğrencilerim bir üst sınıfa geçtiler. Aynı zamanda kızım da dördüncü sınıfa geçti. Bugün günlerden 19 Haziran Salı, yarın yani 20 Haziran benim için önemli bir gün. Çünkü ikinci defa baba olacağım. Yarın bu saatlerde ikinci çocuğumuz doğmuş olacak. Bu sefer erkek. Adını Ozan koyacağız. Umarım adı gibi türküleri sever. Ben çok seviyorum çünkü. Yakında resminide koyarım buraya belki... Görüşmek dileğiyle...
13 Ekim 2006
KÜÇÜK İSTAVRİT
Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp
Hızla atıldı çapariye
Önce müthiş bir acı duydu dudağında
Gümbür gümbür oldu yüreği
Sonra hızla çekildi yukarıya
Aslında hep merak etmişti
Denizlerin üstünü
Neye benzerdi acep gökyüzü
Bir yanda büyük bir merak
Bir yanda ölüm korkusu
Dudağı yarıklar denir, şanslıdır onlar
Hani görüp de gökyüzünü, insanı
Oltadan son anda kurtulanlar.
Ne çare balıkçının parmakları hoyratça
Kavradı onu Küçük istavrit anladı, yolun sonu.
Koca denizlere sığmazdı yüreği
Oysa şimdi yüzerken
Küçücük yeşil leğende
İnsanlar gelip geçtiler önünden
Bir kedi yalanarak baktı gökyüzünün içine
Yavaşça karardı dünya
Başı da dönüyordu
Son bir kez düşündü derin maviyi
Beyaz mercanı bir de yeşil yosunu
İşte tam o anda eğilip aldım onu
Yürüdüm deniz kenarına
Bir öpücük kondurdum başına
İki damla gözyaşından ibaret
Sade bir törenle saldım denizin sularına
Bir an öyle bakakaldı
Sonra sevinçle dibe daldı
Gitti, tüm kederimi söküp atarak
Teşekkürü de ihmal etmedi
Birkaç pulunu elime bırakarak
Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme
Sorar gibiydiler neden yaptın bunu diye.
Bir gün dedim bulursam kendimi
Yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz
SON ANA KADAR HEP BİR UMUDUM OLSUN, diye.
Hızla atıldı çapariye
Önce müthiş bir acı duydu dudağında
Gümbür gümbür oldu yüreği
Sonra hızla çekildi yukarıya
Aslında hep merak etmişti
Denizlerin üstünü
Neye benzerdi acep gökyüzü
Bir yanda büyük bir merak
Bir yanda ölüm korkusu
Dudağı yarıklar denir, şanslıdır onlar
Hani görüp de gökyüzünü, insanı
Oltadan son anda kurtulanlar.
Ne çare balıkçının parmakları hoyratça
Kavradı onu Küçük istavrit anladı, yolun sonu.
Koca denizlere sığmazdı yüreği
Oysa şimdi yüzerken
Küçücük yeşil leğende
İnsanlar gelip geçtiler önünden
Bir kedi yalanarak baktı gökyüzünün içine
Yavaşça karardı dünya
Başı da dönüyordu
Son bir kez düşündü derin maviyi
Beyaz mercanı bir de yeşil yosunu
İşte tam o anda eğilip aldım onu
Yürüdüm deniz kenarına
Bir öpücük kondurdum başına
İki damla gözyaşından ibaret
Sade bir törenle saldım denizin sularına
Bir an öyle bakakaldı
Sonra sevinçle dibe daldı
Gitti, tüm kederimi söküp atarak
Teşekkürü de ihmal etmedi
Birkaç pulunu elime bırakarak
Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme
Sorar gibiydiler neden yaptın bunu diye.
Bir gün dedim bulursam kendimi
Yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz
SON ANA KADAR HEP BİR UMUDUM OLSUN, diye.
14 Eylül 2006
07 Eylül 2006
KAHVE
İtalya’da Napoli’nin kenar mahallelerinden birinde. Bir Cafe-Barda, içeri giren müşterilerden biri, barmene “iki kahve, biri askıda” dedi, iki kahve parası verdi,. Bir kahve içip gitti, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt astı. Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da “üç kahve biri askıda” dediler üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler. Barmen “askı”ya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu. Bir süre sonra kahveye üstü başı biraz eski, püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve barmene “askıdan bir kahve” dedi. Barmen hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı gitti. Barmen ise tezgahın üzerindeki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı. Bu gözlem, “İtalyan toplumsal terbiyesi”nden birini öğrenmemizi sağladı. İçeri giren yoksul bir kişinin “Bana askıda kahve var mı?” diye sormasına gerek bırakmamak için “askıda kahve olduğunu” belirten kağıt parçalarını kolaylıkla görünebilen bir yere asmak ise bu olgunun çok zarif bir bölümünü oluşturmaktadır.
İtalya’da Napoli’nin kenar mahallelerinden birinde. Bir Cafe-Barda, içeri giren müşterilerden biri, barmene “iki kahve, biri askıda” dedi, iki kahve parası verdi,. Bir kahve içip gitti, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt astı. Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da “üç kahve biri askıda” dediler üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler. Barmen “askı”ya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu. Bir süre sonra kahveye üstü başı biraz eski, püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve barmene “askıdan bir kahve” dedi. Barmen hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı gitti. Barmen ise tezgahın üzerindeki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı. Bu gözlem, “İtalyan toplumsal terbiyesi”nden birini öğrenmemizi sağladı. İçeri giren yoksul bir kişinin “Bana askıda kahve var mı?” diye sormasına gerek bırakmamak için “askıda kahve olduğunu” belirten kağıt parçalarını kolaylıkla görünebilen bir yere asmak ise bu olgunun çok zarif bir bölümünü oluşturmaktadır.
05 Eylül 2006
BALIKÇILAR
21 Mayıs 2006
YORUM FARKI
Fransa’da ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir. Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar:
-Ne yapıyorsun?
-Nesin sen kör mü? Diye öfkeyle bağırır işçi.
-Bu parçalanması imkansız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter.
Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu sorar:
-Ne yapıyorsun?
İşçi cevap verir:
-Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirebilmeleri için kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli. Sonuçtu bir işim var. Daha kötü de olabilirdi.
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler.
-Ya sen ne yapıyorsun? Diye sorar.
-Görmüyor musun? Der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak.
-Bir katedral yapıyorum.
Bu hikayenin enteresan tarafı ise, her üç işçinin de aynı işi yapıyor almaları…
Allen Klein
-Ne yapıyorsun?
-Nesin sen kör mü? Diye öfkeyle bağırır işçi.
-Bu parçalanması imkansız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter.
Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu sorar:
-Ne yapıyorsun?
İşçi cevap verir:
-Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirebilmeleri için kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli. Sonuçtu bir işim var. Daha kötü de olabilirdi.
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler.
-Ya sen ne yapıyorsun? Diye sorar.
-Görmüyor musun? Der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak.
-Bir katedral yapıyorum.
Bu hikayenin enteresan tarafı ise, her üç işçinin de aynı işi yapıyor almaları…
Allen Klein
13 Mayıs 2006
ROBİNSON VE CUMA
Çorum Eğitim Sen şubesi olarak ilimize bir tiyatro oyunu getirdik. Ankara Ekin Tiyatrosu. “Oyunun Sonu” diye oyunun yanı sıra “Robinson ve Cuma” adında bir de çocuk oyunu vardı. Bende bizim okuldan öğrencilere duyuru yaparak oyuna götürmek için bilgilendirdim. Bu arada daha çok ikinci kademeden talep oldu. Benim aklıma hiç de oyunun çocuk oyunu olduğu ikinci kademe için biraz basit geleceği aklıma gelmedi. Neyse iki seans olarak ayarlandı ve önce birinci kademe. Diğer seansa da ikinci kademe öğrencilerimizi götürdük. İkinci kademe öğrencileri "öğretmenim bu oyun bize göre değilse" demeye başladılar. Ben de kuşkuya düştüm. Şimdi o kadar uğraştık ya çocuklar beğenmezse diye düşünmeye başladım. Oyun başladı. Ben biraz yanlarında kalarak tepkilerini ölçmeye çalıştım. Oyunu izlerken oyunun bir bölümünde Robinson Cuma’ya “Şu göbeğine bak herkes günde üç öğün yemek yer sen günde altı öğün yemek yiyorsun” diyor. Bizim salondaki öğrenciler hep birden ne derse beğenirsiniz. “Ohaa..!” Yine oyunun ortalarında bir yerde iki yerli, gürültüyü duyunca sahnenin bir yerlerine saklanıyorlar. Diğer oyuncular etrafın dağıtıldığını görünce evlerine birilerinin girdiğini anlıyor ve onları aramaya başlıyorlar. Bizim öğrencilerin bir kısmı bağırıyor. “Ağbi ağbi.. orda orda sandığın içinde, diğeri de kayığın altında.” Ben dışarı çıktım. Sonunda oyun bitti seyirciler dışarı çıkmaya başladılar. Baktım bizim öğrencilerin yüzlerinde bir gülümseme. Hemen sordum oyunu nasıl buldunuz diye. Hepsinin oyunu çok beğendiklerini öğrenince sevindim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

